5 Nisan 2012

Anlatabiliyor muyum?


İşte öyle. Anlatabildim mi? Şöyle diyorlar: Speak that I may see you. Konuş ki görebileyim.
Türkçe’si de ayrı bir güzel bu cümlenin. Fakat konuşmamdan beni görmen mümkün mü gerçekten?
Yani konuşurken özbenliğimi gösterebilir miyim ben? Duvarları aşıp gözlerinin içine inebilir
miyim? Ya da gözlerinden içeri yüreğimi dökebilir miyim? Hep “ama” işte. Öyle bir konuşayım ki
yüreğim dilimin ucunda olsun. Samimi olayım. İçimden geleni söyleyebileyim. Ama zor hakikaten
zor; kalbinin dilinde can bulacak kadar duru olması, duru bir şelale gibi dilinden akması, dilini
yalan sözlerden alıkoyması bir yana; anlatabilmek zor, şair boşuna “ağlarım ağlatamam,
hissederim söyleyemem, dili bağlı kalbimin; bundan pek bizarım” demiyor.
Gözlerine baktım. Gülümsedi. Bu sefer söyleyebilirdim, söylemeliydim...aslında uzun
ve düzensiz cümleler geçiyordu içimden...fırtınalar kopuyordu yüreğimde...dolmuştum.
Kelimelerin, cümlelerin taşmasını; dilime düşmesini bekliyordum...ama söyleyemedim...ya
da söylemek istemedim. Ne söylesem eksik kalacaktı...ve belki eksik kalınca daha da
anlamsızlaşacaktı....yoruldum; içimde kopan fırtınalara, patlayan volkanlara
yetişemiyordum. Muhayyel kelimeler dilimin ucuna kadar geliyorlardı...haykırmak
istiyordum...ama ne söylemeliydim, neyi haykırmalıydım. Hiç. Bir hiç. Ama içi dolu...sancılı.
Acı çekiyordum.
Dile gelmek kolay değil, elbette. Hissettiklerini tastamam söyleyebilmek, kelimelere
sığdırabilmek. Izdırap verici. Bakın başka bir şair nasıl acı çekmekte, “bir yer var, biliyorum/ her
şeyi söylemek mümkün/ epeyce yaklaşmışım, duyuyorum/ anlatamıyorum.”
Üstelik dile gelince, söz[e] başlayınca iş bitmiyor; bilakis çekilen ızdırap daha büyük.
Sonrası; hayatın ötesini ve sonsuzluğu içine sığdırabilecek kadar geniş yüreğinin -sürekli değişen
halini anlatmak çabası. Ruhun bu geniş ve değişen halini kelimelere sığdırabilmek, daraltabilmek
çabası yani. Sözün devamında, içinizde kopan fırtınaları karşı tarafa, belki bir kağıda, aktarmak işi
daha zor; zira “kelimeler kifayetsiz.” Ve bu hali, değil başkasına, kendimize tarif etmemiz
imkansız; yakalayabildiğimiz, fark edebildiğimiz sadece bütünün ufak parçaları, anlardan ibaret.
Cılız bedeni. Bir rüzgara kapılıverecekmiş gibi. Elinde bir simit. Sanki birilerinden
saklar gibi yiyor. Belli ki bir yerlere yetişmesi gerekiyor. Acele ediyor. Uzun saçları
rüzgarla dağılmış. Ne kadar garîb duruyor. Yardım etmek istedim. Neyin vardı senin?
Hüzünlü bir hali vardı. Sanki biraz önce birileri kalbini kırmıştı. Dokunsan
ağlayıverecekmiş gibi. Neyin vardı senin? Acele edenlerin farkında olmadıkları bir
şaşkınlık hali vardı üzerinde. Çocuk gibiydi, masum. Belki de, daha çocuktu. Bilmiyorum.
Belki birkaç şey söyleyebilirdim. Ne söyleyebilirdim ki? Ya da nasıl söyleyebilirdim?
“Bakar mısınız, affedersiniz, rahatsız ettim galiba; fakat sizi seviyorum”
Son söz. Tevrat şöyle diyor, “her söz eksiktir; insan söz söylemeye muktedir değildir.” Ve
bir şüpheci filozof, belki de bu yazının ötesinde, bunu daha da ileriye götürüyor, “insan bir şey
bilemez; bilseydi bile bunu başkalarına anlatamazdı; anlatabilseydi bile karşısındaki onu
anlayamazdı.” İşte öyle.
Bilmem, anlatabildim mi?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder