30 Nisan 2012

Play-off Preview 2012

Yarım yamalak , normal sezonlardan çok daha saçma 1 sezonu arkada bıraktık. NBA'in sürekli olan Süper Final'ine giren takımlara ve ucundan azıcıkla kaçıranlara bir bakış bakalım kalplerini yakalım.

http://www.youtube.com/watch?v=NsqW6xUogPg&feature=related (Steve Nash'e gelsin)

Play-off başlarken şehir dışındaydım yazı geç oldu biraz, ama olur öyle dimi?

Doğu Konferansıyla başlayayım.

Charlotte'tan MJ'e:http://www.youtube.com/watch?v=OCEaP1bAhNs

Milwaukee: Beni yak kendini yak jenningsi yak, Ersan kalsın(yanmasın yani ,trade olcak veya bi yere gidecek kadar kalsın)

Philly: Sezona süper girdiler, felaket ötesi bi 2. yarı geçirdiler. Hırs gaz motivasyon belki bir maç alırlar. Sene başındaki dinamik takım olsa rakiplerine korku salarlardı. Maalesef kendilerini saldılar. 4-1 elenirler

New York: Sistem olmadı, Meloydu, sönmeyen balon lindi, Dantoni gitti derken seneyi güzel bi seriyle bitirdiler.   Ucuz etin yahnisi Mike Woodson 'la sezonu başarıyı yakalamaları ilginç tabi. Carmelo canım ciğerim fantasy sezonum bitince coştu ve kendisinden beklenen herşeyi yaptı. Amara geri döndü, takım iyi gidiyor( Baron Davis hareket falan ediyo o kadar). Ama karşılarına o dağınık oyun tarzlarını hiç affetmeyecek Miami geldi. Gönül böyle ucundan ucundan 4-3 NY alsa diyor ama MSG hem New York'u hem rakip takımı motive eden bir salon. 4-2 Yenilip Phil Jackson duasına çıkarlar.

Orlando: Seneye iyi başladılar,düştüler, Howard kaldı, yalan söyledi Hidayet sakatlandı,Howard sakatlandı derken Big Baby sezon kapanışında konuşma yaptı. Çok yumuşak takım Orlando ama iyi kötü bayadır play off oynamaları, terslerinin pis olması, nolursa olsun Howard'a sahip olmaları,rakibin yeni yapılanan Indiana olması artıları.  Yoksa tecrübeli bi ekip alırdı turu , vururdu tokadı.
 http://www.youtube.com/watch?v=v7U5WjNNSpo
İlk maçı aldılar 4-3 yenilmek için favori pozisyondalar.

Atlanta: Yıllardır bir türlü saygı duyulamayan kadayıf kıvamındaki takım bu sene daha iyi görünüyor. Ama hep bi sıkıntı hep bi ama var. Horford'da yok , işleri zor. İşin kötü yanı geçen sene sindirebildikleri Orlando vardı bu sene Celtics var karşılarında. 4 -2,3 elenirler. Ama rakip kesin 4 maç alır.

Celtics: Bitmedi arkadaş devirleri bu seneye felaket başladılar,ligi iyi bitirdiler, kısa sezon çok sakatlık çıkmaması açısından işlerine geldi oyuncuları dinlendirip ritimlerini bozmalarınada pek gerek kalmadı. Allen yok ama Bradley gayet iyi görünüyor. Malesef verim alabildikleri bi 2nd squad yok. Sadece arada getirip bazı oyuncuların bazı işleri yapabildikleri bi bench var Boston'da. Rondo sapıtır gerekirse ,seriyi alırlar zorlanarakta olsa. Nolur Jason Collinsin olduğu bir takım bir kez daha tur atlamasın acı hatıralar geçen senede kalsın.4 2 Boston.

İndiana: Collison pek tutmadı,George Hill'le yamadılar ancak pota altları biraz eskide kalmış gibi. Hareketlilik konusunda sıkıntıları var. Howard'la eşleşir ama Hibbert, o açıdan ligdeki çoğu takımdan daha iyi durumda İndiana. Koç Vogel iyi, Stan van Gundy'nin sesi normal halinden 2 tane, sessiz halinden tanımsız kere daha pozitif mesaj veriyor takımına. Seneye aynı eşleşmeyi beraber oynamaya daha alışık bir İndiana oynasa daha rahat geçerler. Howard varken bile en fazla 7 oyuncusu olan takımı 10 oyunculu takımın enerjisiyle boğması lazım. 4-3 atlarlar , elenseler şoka girmem.

Miami: Sevmiyorum seni sütoğlan, elen istiyorum ama insanlık dışı bir fiziğin ve pas yeteneğin var. Wade gibi bir all-star, Bosh gibi harika bi yancın var. Spoelstra var, Mike miller var şu var bu var, Chalmers var,final deneyimin var ama kazanacak karaktere sahip değilsin gözümde. Şu kadar diyorum:
Elenveefsaneolmiami

Chicago: Özlenen, beklenen, iyi karakterli hem sert hem kaliteli, örnek süperyıldızın liderliğinde güzel bir sezon geçiren Chicago'da sezon boyu sinyal veren sakatlık illeti,en kritik anda vurdu. Rose gitti,İnşallah seneye baharda bir daha açar. Bütün rakiplerini durdurabilecek kadar kaliteli savunmaları var ama hücum yönünde çok sıkışacaklar. Boozer verimsiz, Hamilton böyle iyi gibi kötü gibi sakat gibi. Deng motoru yaktı fazla oynamaktan ve çokra iyi geri dönemedi sanayide yaptırdığı takviyeyle. Noah felaket sezon başlangıcına kıyasla çok daha iyi süper bir 2nd squad'a sahipler. AMA rose yok. 4-0 ciddi ciddi atlarlar turu.  sonrası sıkıntı.

25 Nisan 2012

Red


“Özellikle kadınlar, saf haldeki şeyleri sevmiyorlar.”
Boris Vian
Evleneceğim kadın, tam karşımda şu an. Dvd seçiyor. Bir film aldı eline: A Brand New Life. Hiç gelmeyecek birini bekleyen, küçük bir kızın hikâyesi. Beni ağlatan ikinci filmdi bu. Bu kadının hikâyesini öğrenmeliyim. Neden bu filmi aldı? O da birini mi bekliyor? Kadın, net olarak, dünyanın en güzel kadını. Dünyanın en güzel kadınını, düzenli olarak görürüm bu civarda. Dünyanın en güzel kadını, bir kişi değil, bir imge. Farklı zamanlarda farklı kadınlara giydirdiğim bir imge. Kadına yaklaşıyorum. Çok satanlara yöneldi kadın. Bu filmi seçen kadın, çok satan neyi okuyabilir ki? Kadına yaklaşmak için, çok satan kitaplara bakınıyorum. Korkunç; neler okuyormuş ahali!
Kadın, bir sözleşmenin ürünü. Doğayla ve moderniteyle yapılmış bir sözleşme. Doğa ve modernite, kadına eşlik ediyor. Kadın, zamanı ve mekânı kontrol ediyor. Ortamdaki oksijen miktarını bile kontrol ediyor olabilir. Ben de kafayı yemiş olabilirim tabi. Ama kadını gördüğüm andan itibaren bir takım değişiklikler oluyor kitapçıda. Herkes pozisyonunu the kadın’a göre belirliyor. Belki de dünya, kadının etrafında dönüyor. Çok abarttım. Çok büyük beklenti içindesiniz biliyorum. İstesem kadını yerin dibine de sokabilirim. Bunu mu yapmalıyım? Hayır, abartmak istiyorum.
Kadına odaklandım. Kadına bakışım, devrimci bir eylem. Kadını, tam bu an fethetmeliyim. Stendhal’e göre, dolaysız mutluluk, ancak ve ancak bir erkeğin bir kadına ertelemesiz, yani arzulama anında sahip olmasıyla oluşur. Tam bu an bir şey olmazsa, bundan sonra olabilecek her şey idealize edilmiş olacaktır. Kendiliğinden değil.
Kadın saatine bakıyor. Zaman mefhumu olan bir kadın. Bak bu iyi. Kadın beni fark etmiyor. Oysa çok yakınım. Belki de fark etmiştir. Kadınlar ilk anda fark ederler, son ana kadar belli etmezler. Kadınınki beni fark etmemek değil. Kadın, beni ignore ediyor. Bu, hem iyi, hem kötü. Kötü, çünkü kadın işini bitirdikten sonra uzaklaşıyor. Uzaklaşan kadınlar gördüm çok. Dünyanın en güzel kadınları uzaklaşıp gittiler hep. Aylak adam’ın sonu geldi aklıma. İyi, çünkü yazabiliyorum. Kadınlar uzaklaşmasaydı yazamazdım.
Güzel bir kadınla beraber olan filozof gördünüz mü? Filozoflar çirkin erkeklerdir. Hayatlarında ya hiç kadın yoktur ya da çirkin bir sevgilileri vardır. Kadınla irtibat, başlı başına bir filozofidir. Güzel bir kadınla beraber olan erkeğin, kitap okumasına gerek yok. Var mı? Ahkâm kesmiyorum, düşünelim.
The kadın kapıya yöneldi. Gidiyor. Bir an bile göze göze gelmedik. Bakmadı.
Regina Spektor çalıyor mekânda: You’ll come back, When they call you, No need to say good bye.

24 Nisan 2012

Gidememek


“beni de alın, ne olur, koynunuza hatıralar
dolanıp kalayım bir ân, boynunuza hatıralar..”
sartre, hatıraların, elimizden alamayacakları tek mülkümüz olduğunu yazdı.
hatıralara hitaben bir şarkı yazılmış olması, türkçede, iyidir.
gitmek.. duracağımız ân’ı ve yer’i bilebildiğimiz kadar gidiyoruz, gitmiş oluyoruzdur.
baudrillard’ın ölmek bir şey değil, yok olmayı bilmek gerek, demesi gibi: yok olmayı becerebileceğimiz ölçüde var’ız.
iki adımlık bir mesafeyi, attığı her adımın, yaşadığı her ânın keyfini çıkarır gibi, ağır ağır tamamlaması ve yürürken, parmakuçlarında kibarca yükselmesi, bana onun hakkında birçok bilgi veriyor. kova burcundan olmalı. piyano çalabildiğinden eminim; çalmayı çok az bildiğini, küçükken öğrendiğini ve artık eskisi gibi çalamadığını söyleyeceğine; bunun, piyano çalışına şahit olduğumda, beni şaşırtma ve bu yüzden böbürlenme isteği değil de, tamamıyla içten gelen bir davranış, yâni gerçek anlamıyla bir tevazu olduğuna da hiç şüphem yok.
birçok kişi, geleceğime dair belirsizlikleri benden daha çok önemsiyor gibi görünüyor. benim çabalamıyor görünmem, belirsizliklerin asla ortadan kaldırılamaz olduğunu düşünmemden kaynaklanıyor.
beni, geleceğim konusunda düşünmeye, yaptığı her şeyi sorgulamaya çalışan bir korkak olmaya zorluyor. endişeler başlıyor. iknâ etme’nin kısırlığına kapılıyorum.
gözlerindeki ürkekliğin kaynağını bir anlasam, bu mesele çözülecek.
bir ibadet olarak yaşayın işte, daha ne istiyorsunuz?..
gidemedik de, yok da olamadık. çuvallıyoruz.

21 Nisan 2012

Dar Sokaklar


“bu kadın, daha önce hiçbir erkeğin yüzüne bakmamıştı”
proust
Dün gece bir kez daha kaçtım. Belki de oydu. Tam da oydu. Kaçmamalıydım. Duramadım. Bakışlarına hazır değilim. Bakması, uydurduğum yalana zarar veriyor. Bir bakışla, beni gerçeğe çekiyor. Gerçeğe, gözlerimi kırpmadan bakabilecek durumda değilim.
“görülme korkusu, korkuyormuş gibi görünmeme arzusu, kendinden memnuniyetsizliğin ve sıkıntının yol açtığı hummalı telâş.” proust
Bütün problemlerin temeli diye birşey yok. Temel diye birşey yok. Temelde olan hiçbir şey yok. Proust yazdı ki, gerçek ve belirleyici eğilimi tanımlamak zordur. Temelde bir eğilim yoktur. İnsan anlık yaşar. İnsanın eğilimleri de anlıktır. Hastayız. Teşhis edilemeyen bir hastalık. Psikolojik yasalar yok. Hastalık, dipte değil ve zaman zaman ortaya çıkmıyor. Hastalık, hayata bakış tarzımız. Deleuze’da var.
oğlak burcu olma ihtimali çoraplarından belli olan bu kadından uzaklaşıp, dar bir sokağa attım kendimi. Bu kentin dar sokakları var. Bir cigara yaktım. Umay umay dinlemek istedim, dar sokak vurgunlarından söz ettiği bir şarkı vardı. Üzerimde ana dilime ait şarkı, metin ve saire yok. Umay umay lisede kaldı. Dinleyemedim. Kendim söyledim. Birine telefon açmak istedim. Ezberimdeki telefon numaralarını düşündüm. 0286 212 85 89. Ece Ayhan’ın sabit hattı. Aradım, ulaşamadım. Kimse geçmedi sokaktan. Bazen dünyada benden başka kimse yokmuş gibi geliyor. Mutsuzlukla ilgili olmalı. Mutsuz kişi, yalnızlaşmakla kalmıyor, kendinden ibaret bir hâle geliyor. Dar sokakların dik duvarları üzerime geliyor. The talisman ile karşı koyuyorum. Duvarlar çekiliyor. Büyüyorum. Scream for yourself! Kendin olmak için, kendinde kalmak için, kaçmamak için çığlık atacaksın. “Sometimes, a scream is better than a thesis.” Tam yeri: Kafkaesk sokaklar. Oğlak burcu kadını. Cigara. Artık dönmeliyim.
“kadının kimse tarafından görülmediğini zannettiği an, taranırken, yüzünü silerken, ayaklarını ısıtırkenki hareketleri çok ilginçtir, tam anlamıyla Leonardovari bir zarafet içerir!” proust
Bıraktığım yerde değil. Kadından son bir görüntü almak için hazırdım, hazırlanmıştım. Sokağın sonunda belli belirsiz seçebiliyorum. Kimsenin kendisini görmüyor oluşunun verdiği rahatlıkla karanlığın içine doğru yürüyor. Neler düşünüyorum. Hayatımın geri kalan kısmında, çekik gözlü olmayan bir kadını sevebileceğimi sanmıyorum. Kieslowski, kırmızı’da, teğet geçenlerin hikayesini anlattı. Video’nun film olması için, rastlantı’nın sonuç vermesi gerekiyor. Gerekmiyormuş.
Yanından geçip giden kadın, tek bir kez bakan kadın, hiç bakmayan kadın, senden bir durak sonra metrodan inen kadın, senin girdiğin bardan çıkan kadın, sen sola dönerken sağa dönen kadın, senin geçip gittiğini sandığın ve bir daha nerede göreceğini bilemediğin ve bir daha görmeyi de hiç ummadığın kadın. Kadının geçip gitmesi, senin bulunduğun noktaya göre bir anlam ifade ediyor. Kadın biraz sonra da bir başkası için geçip gidecek. Kadın var. Kadının var olduğunu gördün. O an gördüğün görüntü/kadın, kamera kadrajının dışında kaldı diye, hikayenin bittiğini sanma. Film sadece çekilmez, takip edilir. Film olmayı bekleyen görüntüler vardır; meraklı bir yönetmenin hastalıklı zihninde yapacağı akıl almaz kurgular sonucu bir araya getirilmeyi bekleyen işlenmemiş görüntüler. Ne iş yaptığımı soranlara, görüntü işçisiyim diyorum. Yazarken de, fotoğraf ve video çekerken de yaptığım iş aynı: günlük hayatın görüntülerini yakalamak. İşlenmemiş görüntüler.
Son: kendimizi, bir oğlak burcu kadınına emanet etmeliyiz. Teslim etmek değil, emanet etmek.
İnsan mutsuzken hep dikkati kendine dönüktür. Gitgide kendini çok ciddiye almaya başlar. Mutsuzu neşelendirmeye çalıştığında, istemez, karşı çıkar. Çünkü neşelendiğinde, dikkati kendinden uzaklaşacak ve evrenle kucaklaşacaktır. Mutsuzluk, kendine düşkünlüğün varacağı son noktadır.” parfümün dansı, tim robbins


19 Nisan 2012

Bir Yıl

Bir şeylerin değişmeye başlamış olması, doğuştan sanılan birçok şeyin psikolojik temelleri olduğunun anlaşılması -ve bu temelleri keşfetmek ölçüsünde- onların kontrol edilebilir olduklarının görülmesi, önemli. Yapılacak olan şu: Kendinle ilgili problemi, kontrol edilebilir bir alana taşıyacaksın, beden’den zihin’e. Beden, kontrol edilebilir bir alan gibi görünmekle birlikte, beden’e verilen zarar, ıstıraba giden yolu belirsizleştirip, acı’yı iyice körüklemekten başka bir işe yaramıyor. Acı çekmekle kaybedecek zamanımız yok, içimizdeki ıstırabın kaynağını bulmalıyız. Acı, ıstırabın beden yüzeyine vurması; ve yılların acısıyla tecrübe edilmiştir ki, hiçbir yara, kaşımakla iyileşmiyor.



Sakin olmak lazım. Her şey olması gerektiği şekilde oluyor. Aksinin mümkün olmayacağı ortada. Her şey, olması gerektiği şekli, bir şekilde alıyor. Hırs, arzu, tutku, içsel durumlar olmalı. Kendine harici bir referans bulup hırslanmak iş değil, en nihayetinde, mihenk taşı olarak kendini koyacaksın. (Ece Ayhan) Bütün referanslarını kendinde toplayıp, an’da bütünleşeceksin.
Umut etmemek gerek. Umutsuz olmak anlamında değil, umutsuz olmak iki anlamda, biri, umuda sahip olmamak ve hatta bunu reddetmek. İki, umut etmeyi bilmemek. İnsanların çoğunun umutsuzluğu, neyi nasıl umut edeceklerini bilmemelerinden dolayı. Ben biliyorum demiyorum, reddediyorum. Karamsarlık içermeyen bir umutsuzluk hali. Görelim Mevlâ neyler, neylerse güzel eyler..
Bir kütüphanemiz olmalı mı, emin değilim. Ece Ayhan, ortaokuldan beri kitap alıyordu, en nihayetinde tek bir kitabı olmadan öldü. Hayalet Oğuz, eline geçen üç beş lirayla kitap alır, kitapları okur ve herhangi bir yerde bırakırdı. Zihinsel bir aczin ifadesi olarak kütüphane üzerinde düşünebiliriz. Bir sığınma evi. Sıkıştığın zaman, altını çizdiğin cümlelere kaçabileceğin bir anne dizi. Vakti geldiğinde, anneden ve kütüphaneden ayrılmalı.
İnsanlarla konuşmamak lazım. Onları sadece dinlemek, onaylamak, anlattıklarının bir kısmına şaşırmak, çoğunu ilk kez duyuyor gibi davranmak, sözlerini kesmemek ve onlara tebessüm etmek lazım. İnsanın konuşabileceği kişi sayısı üç beş. Yeter.
Hiçbir şeyin beni çağrıştırmamasını dilerim. Kulaklarımı çınlatacak bir vesile bulamıyor olmanız, benim için iyi.
Doğru düşünmek ile doğru’yu düşünmek başka. Adorno Benjamin’e şunu yazdı: “Doğru düşünen üç beş adamın dünyayı nasıl değiştirebildiği şaşılacak şey; bizler bu adamlar olmalıyız.” Doğruyu düşündüğünü iddia eden bir Adorno’dan faydalanamazdım. Birkaç yıl evvel, Üstat söylemişti: “Düşünen adam, doğruyu düşünen benim diyememeli.” Doğruyu düşünmek, felsefe, edebiyat ve şiire bulaşmış adamın yapabileceği iş değil. Şüpheciliğin sonu, faşizmdir. Kâmil insan, doğru düşünür. Doğru ve samimi.
Şüpheciliğin sonu faşizmdir, çünkü faşizm, kesin anlamlılıktır. Faşizmde muğlâk, belirsiz, tarafsız yoktur. Faşizm, belli bir gerçeklik anında hayatın fotoğrafını çekmiş ve o fotoğrafa bütün bir zamanın hakikatini doldurmuştur.
Walter Benjamin: “Naziler geliyor. Kendi kesin anlamlarını, her türlü belirsizliğe karşı duydukları nefreti de beraberlerinde getirerek geliyorlar.
Umutsuz, belirsiz ve kararsız olmalı. Kararsızlığı da, umutsuzluk gibi düşünmeli. Karar verememek değil, karar verme gereği duymamak. Karar verme anlarından ve kararlı adamlardan uzak durmak. Karar vermek korkakların, yapmak sanatçıların işi.
Tahayyül mü, tefekkür mü? Bizi hangisi kurtarır? Proust’a göre, hayal gücü ve düşünme yetisi tek başlarına harika işleyişler olsalar da, atıl kalabilirler. Bu durumda ıstırap onları hareket geçirir. Istırap-tahayyül-tefekkür ilişkisinden söz edebiliriz.
Bir yıl oldu, çok şey değişti diyorum, aslında değişen bir şey yok, dönüşen şeyler var. Dönüş, öze doğru. Aslına rücû ediş. Bilhassa çocuklukta yaşananlardan dolayı, uygun bir ifade biçimi bulamamış bir öz var, aslında olması gereken bir biçim var, olamıyor, oldurulmuyor. Başkasına değişim gibi gelen şey, değiştiği sanılan kişinin, kaybolan gerçekliğine erişmesi, olabilir. Yaşanmamış gerçeklikler var. Gerçek, ille de yaşanan bir şey değil. Gerçekdışı’nın yaşanması da mümkün olabiliyor ki, başımıza en çok gelen bu oluyor. İnsanların çoğu, kendilerine ait olmayan hayatlar yaşayıp, kendilerine ait olmayan cümleler kuruyorlar. Nefsine sadık olacaksın.
En büyük yüzleşme, insanın kendiyle yüzleşmesidir. O yüzleşmenin neticesinde karşılaşılan gerçekliğe razı olmak gerek. İnsan, kendinden fazlası değil. Olmasına gerek yok. Reçete Huzur’da: Sonunu bile bile ve o sona rağmen, kendini idrak edeceksin.
Yaşadığını, her an kanıtlama çabasından vazgeçmeli. Sosyal medya, buna zorluyor, an itibarıyla neredesin, ne yapıyorsun, yaşadığını kanıtla. Yaşadığımı, sadece ve sadece kendime kanıtlamakla mükellefim. Ki bazen bunu bile yapmıyorum.
21 yılın üstüne bir yıl oldu. Hiçbir şey yaşanmamış ve her şey yeni başlıyor gibi. Artık gerçekten âşık olmak istiyorum.

18 Nisan 2012

Sevin OKYAY-röportaj

Türkiye'nin ilk kadın film eleştirmeni olan Sevin Okyay ile yapılmış şükela bir röportajı buraya aynen aktarırken, köklerinin Göktürk'lere uzandığını tahmin ettiğimi de belirtmeden geçemeyeceğim. bu yazıyı Metin Ali Feyyazın Rızası'na özellikle armağan ediyorum, yalnız, çok sevdiği Sevin Okyay'a biraz sitem edebilir nitekim kendileri Harry Potter'dan (filmlerinden) pek hazzetmezlermiş efenim.afiyetle.


Sevin Okyay: İnce, Karizmatik ve İlk

Yaşı 70; beyaz, gri saçları var. Yüzünde bazı çizgiler de var. Ama neresinden bakarsanız bakın o karizmatik, orta yaşlı bir rock’çıya benziyor. Sevin Okyay, Türkiye’nin ilk kadın film eleştirmeni. Şimdi bir "Onur Ödülü" sahibi olacak.
İnce eleştirmen olur mu? Kırmadan, dökmeden, öldürmeden eleştiren bir eleştirmen?
Olur. Hem de çok güzel olur. Sevin Okyay gibi olur.
Yaşı 70. Beyaz, gri saçları var. Yüzünde bazı çizgiler de var. Ama neresinden bakarsanız bakın o karizmatik, orta yaşlı bir rock'çıya benziyor. Tek kelimeyle "cool" görünüyor.
Sabırsız. Hızlı konuşuyor, çabuk düşünüyor. Birçok işi bir arada ve iyi yapıyor.
Kitap çevirmenliği, radyo programcılığı, profesyonel film izleyiciliği, film eleştirmenliği, spor yorumculuğu, yazarlık.
Ayrıca tam bir caz bilgesi ve kelime türetici. Mesela nefes almadan okuduğumuz Harry Potter'ları çevirirken, 100 sayfa uzunluğunda yeni kelime türetmiş ve bunu bir sözlük haline getirmiş. "Abi" diye hitap ettiği oğlu Kutlukhan Kutlu'yla birlikte tabii.
"O bana abi diyordu, ne yapabilirim? Ben de ona abi demeye başladım. Artık çok alıştım, severek kullanıyorum" diyor.
O, Türkiye'nin de ilk kadın film eleştirmeni. Şimdi bir Onur Ödülü sahibi olacak: İstanbul Film Festivali Onur Ödülü.
İlk eleştiriyi yazdığınızda, Türkiye'de bunu yapan başka bir kadın olmadığının farkında mıydınız?
Hiç değildim. Kimse de farkında değildi. Herkes beni magazin muhabiri olarak görüyordu o zamanlar. Hasbelkader ilk kadın eleştirmen oldum.
Hangi filmdi?
Fellini/Ve Gemi Gidiyor. 1984 İstanbul Film Festivali. Enis Batur zorla yazdırmıştı.
Hangi gazete?
Milliyet. Ekleri Enis Batur, Oruç Aruoba, Ömer Madra ve ben yapıyorduk. Filmlere ben gidiyordum, çok seviyordum film izlemeyi ama eleştirileri onlar yazıyordu. Sonra bana "yaz!" dediler, yazdım ve başladı.

"Film izlemek, başkasının hayatına girmektir"

"Neden film izlemeyi başkalarından daha fazla sevdim" diye düşündünüz mü hiç?
Filmler, insanın kendi hayatından daha ilgi çekicidir çoğu zaman. Film izlemek, başkasının hayatına girmektir. İyi anlamda bir merak olarak gör. Senin yaşamadığın, tanımadığın hayatları, var olduğunu bilmediğin şartları, yaşam boyunca karşılaşamayacağın insanları tanıyorsun. Ya da senin gibi olup, benzer durumlarda tamamen farklı davrananları anlıyorsun. Belki sana benzeyen birilerini izliyorsun. Hepsi muhteşem.
Yönetmen olmak istediniz mi?
Yönetmek aklımın ucundan bile geçmedi. Benim işim yazmak. 70 yaşından sonra ilk filmimi çeker miyim bilmiyorum, neden olmasın aslında?
Eleştirmenler genelde sevilmez mi gerçekten?
Evet, eleştirmenler sevilen insanlar değildir. Bunu, mesleğin bir icabı olarak kabul etmek gerekir; sevilmezler. Eleştirmen hırpalamak spor sayılır, özellikle köşe yazarları bayılır buna. İnsanlar, eleştirmenlerin sıkıcı filmleri beğenip, iyi filmleri kötülediğini, meşhurlardan hazzetmeyip, burnu havada dolaştıklarını düşünür ama hiçbiri doğru değil. Bizim beğendiğimiz için azar işittiğimiz filmler, yurtdışında çok başarılı olabiliyor.
Ama siz hep iyi şeyler yazıyorsunuz, hiç sevmediğiniz olmuyor mu filmleri?
Ben beğendiğim filmi yazarım. Eleştirinin yapıcı olması gerekir. Doğru bulmadıklarını sonuna kadar eleştir ama kırıcı ve öldürücü olmaya gerek yok.  Bir ara Radikal'de benden başka sinema yazarı yoktu; o zaman çok film yazmak zorundaydım. İster istemez sevmediğim filmleri de yazdım. Gençleri hırpalamayı özellikle sevmiyorum, o yüzden yerli filmler hakkında fazla yorum yapmıyorum.

"Teslim tarihlerini daima kaçırırım"

Kendinizi eleştirken de yapıcı olabiliyor musunuz? Mesela en sevmediğiniz özelliğiniz ne?
Sabırsızım. Çok. Çok. Çabuk olsun isterim. Birine seslendiğim anda söyleyeceklerim ağzımda, vereceklerim elimdedir. Elbette kimse anında koşturmak zorunda değil ya da hemen cevap vermek durumunda değil ama bekleyemiyorum. Kendimi de bekleyemiyorum.
Başka?
Tembel olmaya zaman yok ama ruhen tembelim. Serseriyim biraz. İşleri son ana bırakırım. Dar zamanda daha iyi çalışırım. Teslim tarihlerini daima kaçırırım. Kim bastırırsa onun işini önce yaparım. Bir de en sevdiğim şeyleri yapamayıp gündelik hayatın içinde kaldığım için sinirleniyorum ama yapacak bir şey yok.

"Harry Potter'ın hiçbir filmini sevmedim"

Harry Potter'ları çevirirken birçok sözcük yarattınız. Eğlenceli miydi?
Oğlum (Kutlukhan Kutlu) benim fantastik danışmanım. Bilim kurgu ve fantazyayla hep ilgiliydi. Potter'ların hepsini beraber çevirdik. Sözcük yaratmak çok zor. Kelime, anlamına cuk oturursa çok keyifli fakat bazen öyle olmuyor. Yeni sözcükleri o yaratırken ben çok eğleniyordum tabii ama zordu. Bir keresinde Kutlukhan kitap matbaaya giderken "zihinbend mi, zihnifend mi" diye kitabın arkasından koşmaya başladı. "Abi matbaaya gitti, bitti artık" diye tuttum onu.
Sözlük yaptınız mı?
100 Word sayfası boyunca süren kocaman bir Potter sözlüğü yaptık. Bazı kelimeler için Osmanlıca'ya dönmek gerekti çünkü orijinalindeki kelime eski, Latince kullanılmış; onu ancak Osmanlıca karşılıyor.
Karakterlerin konuşmalarını yazarken arada tartışıyor muydunuz?
"Ron asla böyle demez, Harry böyle bağırmaz" diye tartışıyorduk. Karakterlerin konuşmaları onların kişiliğinin bir parçası. Senin nasıl kullanmayacağın, sana uygun olmayan kelimeler varsa, karakterlerin de var. Tüm süreci düşününce, çok hırpalayıcıydı aslında. Fiziki olarak hasta olduk ama güzel oldu.
Potter filmlerini izlerken çok kızdığınız oldu mu?
Harry Potter'ın hiçbir filmini sevmedim. Çevirisini yaptıktan sonra gittiğim ilk filmde çok kötü olmuştum. Zamanla Emma Watson'ın Hermione olmasına alıştım. Ron'ı Rupert Grint olarak izlemeyi kabul ettim. Hagrid'i (Robbie Coltrane) sevdim; Hagrid'i hep sevmiştim zaten. Ama Daniel Radcliffe benim için asla Harry Potter olamadı. Fakat filmin görsel tekniği iyi; Hogwarts görkemli, uçan mektuplar şahane, dönen merdivenleri görmek başka bir şeydi.

Onun Oscar'ı: The Tree of Life

Oscar'da tutturamadığınız isim oldu mu?
Oyuncularda çuvalladım. En iyi kadın oyuncuyu Viola Davis (The Help) alacak diye düşünüyordum! Yüzde 82 ihtimal onundu. Meryl Streep'e bunca zamandır Oscar vermedikleri için şimdi de vermezler dedim. Kendi de "What!" dediğine göre benim kadar şaşırmış olmalı. O her zaman çok iyidir.
Yardımcı oyuncular, The Artist ve Michel Hazanavicius'den yüzde bin emindim. Jean Dujardin önde olsa da, en iyi erkek oyuncu George Clooney olur diye tahmin etmiştim. Brad Pitt de iyiydi. Ama Pitt henüz genç geliyor akademiye; biliyorsunuz akademi yaşlı, beyaz ve erkek. Bunlar dışında çok sürprizsiz, sıkıcı bir Oscar'dı.
Sizin Oscar'ınız hangi filme gitti?
The Tree of Life'ı çok sevmiştim.
Aday olması gereken ama olmayan var mıydı sizce?
We Have to Talk about Kevin, Shame ve Drive, Oscar'ın eksiğiydi.
Peki, en sevdiğiniz üç film hangisi?
Benim en çok sevdiklerimi siz sevmeyebilirsiniz. Dur bakayım… Ortada buluşabileceğimiz filmler seçeyim.
Mutlaka Blade Runner (Bıçak Sırtı)/ Ridley Scott.
Ama sonrasını seçemeyebilirim…
…Kutlukan'a soracağım. Bir dakika…
"Abi ben en çok hangi filmleri seviyorum gençlerin de seveceği?"
(Ufak bir tartışma sonrasında filmler seçiliyor)
In the Mood for Love  (Aşk Zamanı)/ Kar Wai Wong
Husbands/ John Cassavetes
Les enfants du Paradis (Cennetin Çocukları)/ Marcel Carné
En sevdiğiniz yönetmenler?
Theodoros Angelopoulos, Jim Jarmusch, "Yeni Dalga"cılar, Abel Ferrara, Dardenne Kardeşler ve daha birçok yönetmen.

"Rağmen yapabilmek, hiç yapamamaktan iyidir"

Türkiye sinemasının durumu konusunda ne düşünüyorsunuz?
İyi. Yeşilçam hiçbir zaman bir sanayi olmadı, olsaydı iyi mi olurdu bilmiyorum ama Yeşilçam'ın hükmünün kalkması iyi oldu. Şimdi gelinen nokta iyi. Zeki Demirkubuz, Semih Kaplanoğlu, Reha Erdem, Nuri Bilge Ceylan, Tayfun Pirselimoğlu, Derviş Zaim, onlar bu dönemin parlak isimleri, kendi ayaklarının üzerinde geldiler buraya. Kendi imkânlarıyla kendi filmlerini yaptılar, kimseye boyun eğmediler. Bunu yapmak, çok zor bir şeyi başarmak demek.
Devlet yardımı, Kültür Bakanlığı fonları gibi yöntemlerle devlete sanata karışma hakkı verilmiş olmuyor mu ister istemez?
Evet, devlet karışma hakkı almış oluyor ister istemez. Karışma miktarı, yöntemi, devleti kim temsil ediyorsa onun tavrına göre belirleniyor. Sanatın üzerinde her zaman baskı vardı. Siyasetin rüzgârı nereye eserse baskı da oradan geldi. Şimdi rüzgâr, aile filmlerinden esiyor. Devlet mekânlarında ya da imkanlarıyla da iyi işler yapılabilir elbette ama istediğini yapamazsan bu çok sinir bozucu olur.
Alternatifi ne?
Özel sponsorluk bulmak daha zor ama daha tercih edilebilir bir yöntem. Fakat bir denge gerekiyor, ideali bu olmasa da, şu durumda "Devlet yardımı hiç olmamalı" diyemeyiz. Çünkü  "rağmen yapabilmek" hiç yapamamaktan iyidir. Tek ve en büyük hâkimiyet devlet yardımı olmamalı.

"Sansür ve baskı sanatı her zaman köreltmez"

Sansür, sanatın en büyük düşmanı mı gerçekten?
Sansür ve baskı sanatı her zaman köreltmez. Bir dönem en iyi filmler İran'dan çıktı. Komünist rejimler, arkalarında müthiş bir entelektüel miras bıraktı. Angelopoulos bununla çok iyi başa çıkar; metaforla anlatır, ima ederek en vurucu eleştiriyi yapar. Bunun yöntemleri var. Ama sanatçıya karışılmaz. O kime mektup yazıyorsa ancak alıcısı, onu ret edebilir; başkası karışamaz.
Caz'ı sevmek çok kolay değil. Siz nasıl sevmeye başladınız?
Bazı şeyleri sevmek için kendini zorlaman gerekir. Caz da böyledir. Ben caz'a, caz dinlemeyi öğrenmem gerektiğini bildiğim için, birkaç parçayı zorla dinleyerek başladım. Sonradan klasik müziği meslek olarak seçen bir arkadaşım da klasik müzik dinlemeye küçük yaşta kendini zorlayarak başladığını anlatmıştı. Bazı filmleri de izlemek zordur. Ya da baştan sana izlemesi çok zor gelen biri sonra en sevdiğin yönetmene dönüşebilir. O yüzden insanın kendini biraz zorlaması iyi olabilir.
Dizi izliyor musunuz?
Yabancı polisiyeleri çok seviyorum. Without a Trace, Unforgettable, Closer, bayılıyorum.
Türkiye'den?
Türkiye dizilerindeki edebiyat uyarlamalarına tahammül edemiyorum. Onlar benim çok sevdiğim çocukluk kitaplarım, onların filmlerini kafamda çekmişim zaten yıllar önce. Şimdi dizi uzun ömürlü olsun diye, kitapta olmayan bütün o detayları izlemek hoşuma gitmiyor.
Bu açıdan edebiyat, sinemaya kıyasla daha mı kişiye özel acaba?
Bir roman okurken sen de ona dâhil olmak zorundasın. Bir kitap okurken hepsini hayal ediyorsun. Her şey gözünün önünde, insanlar, durumlar, olaylar. Bir tür yönetmenlik yani, sanal yönetmenlik. O yüzden edebiyat uyarlamaları başarılı olmaz çünkü senin yönettiğin mükemmel filmi başkası yönetmeye kalkmıştır. Benimseyemezsin. Edebiyat çok özeldir. Ama film de özeldir, yine senin payın vardır. 18 yaşında izlediğin filmi 58'inde tekrar izlersen aynı olmaz.

"Kendine kızmayacağın bir hayat yaşa, yeter"

Genç sinema eleştirmenlerini yeterli buluyor musunuz?
Kuşaklar arası anlaşmazlık elbette olacak, hayata bakışın farklı ama yetkin genç eleştirmenler var.
Nasıl anlaşmazlıklar mesela?
Mesela, bazı yönetmenler elimde doğmuş çocuklar gibi; o kadar genç girdiler ki hayatıma. Jim Jarmusch, Nuri Bilge Ceylan, Reha Erdem, Zeki Demirkubuz… Onları bu kadar sevmemin sebeplerinden biri belki çok uzun zamandır onları biliyor olmam. Yaşla, filmi nasıl yorumladığın arasında çok bağlantı var. Gençler onları farklı yorumlar, onların gençliklerini de bilenler farklı yorumlar.
Sizin gençliğinizden çok çok mu farklı şimdiki gençlik?
Evet, çünkü zamanın hızı değişti. Son 20 yılda gördüklerim, ondan önceki 100 yılın gördüklerinden çok fazla. Benim nezaket sandıklarım şimdi aptallık. Benim halen yapmamaktan utandığım şeyler şimdi gülünenler.
70 yıla şöyle bir dönüp bakınca ne diyorsunuz?
Tamamen boşa geçmemiş. Çok kısa bir dönem para için çalıştım onun dışında hep yazdım; yani sevdiğim işi yaptım. Kendim için söyleyebileceğim en iyi şey bu. Ama şunu bil: Silahşör olmana gerek yok. Sonunda kendine kızmayacağın, dönüp baktığında mahçup olmayacağın bir hayat yaşa. Bu kadarı yetiyor.