16 Ocak 2013


KRAVAT

‘Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinek kaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam.’
                                                                                              Charles BUKOWSKI

Günlerden pazartesiydi. Bir pazartesi ne kadar eğlence vaat edebiliyorsa o kadar eğlenceli bir gündü. Alarm çalıyordu. Kalktı. İşedi. Elini yüzünü yıkadı. Ocağa su koydu ve banyoya yöneldi. Öylesine bir duş ve birkaç sıyrıkla atlatılan traş meydan muharebesinden sonra mutfağa gidip bir bardağa sallama çay attı ve üstüne sıcak suyu döktü. Sallama çay ile başlayan günden ne beklenirdi ki? Bir iki dilim ekmek,  annesinin memleketten gönderdiği biraz reçel ve zeytin ile kahvaltıyı halletmişti. İlkokul zamanlarından beri böyle alışmıştı. Bir dilim de yiyecek olsa kahvaltısını mutlaka evde yapardı.
 Kalktı, giyindi. Tam bir şeyler eksik derken fark etti. Cuma eve döndüğünde kravatını çıkarırken bozmuştu. Hasiktir dedi. İş yerine gittiğinde millete yalvarmak zorunda kalacak ardından bu yaşa kadar kravatı bağlamasını öğrenmeden nasıl yaşadığı sorgulanacaktı. Sanırdınız ki kravat bağlamasını biliyorsanız dünyanın tüm sorunlarını çözerdiniz. Büyük bir dünyası olmayan insanlar ufak şeyleri becerebilmekten onur duyarlar ve bunu övünülecek bir meziyet olarak satmayı da iyi bilirler. Takımını giydikten sonra kravatı cebine koydu ve yola çıktı.
Kuruma girer girmez ilk gördüğü adama kravat bağlamasını bilip bilmediğini sordu. Adam ‘İnsan önce bir günaydın der lan.’ Dedi ve sonrasında kravatı istedi. Ardından ortaokula ilk başladığı günden beri kendi kravatını kendisinin bağladığını anlattı. Kravat bağlamasını bilmeyen adamın nasıl olup da memur olduğuna ( kendisi çok önceleri devrin iktidarındaki partiden bir tanıdığı sayesinde memur olabilmişti.) şaştığını da eklemeden edemedi. Kravatı birkaç kez çözüp bağladı. İzlerken sanırdınız ki yıllarca çözülememiş milyon dolar ödüllü bir matematik problemini çözmek üzereydi. Çok kısa, çok uzun, şekilsiz vb diyerek habire uğraşıyordu. En sonunda becerebildiğine ikna oldu.
Zor duyulan bir teşekkürle adamın elinden kravatı kaptığı gibi çalıştığı kata doğru koşar adımlarla çıktı. Binanın en son katındaydı çalıştığı oda. İçeri girer girmez daha günaydın diyemeden şefinin ‘Yine geç kaldı’ bakışlarıyla muhatap oldu. Emekliliği dolmuş üç memur ve bir şefle aynı odadaydı. Soğuk bir günaydınla masasına geçti. Yanındaki memur radyoyu eline almış Trt Fm’i arıyordu.
Sandalyesine oturdu. Kravatı tam takmak üzereyken bir şey hissetti. Kravat sanki hareket ediyordu. Üstüne üstlük kravatta bir canlının sıcaklığı vardı. Kafayı yemek üzere olduğunu hissetti ama umursamadı. Huysuzluk yapmasına rağmen zar zor da olsa boynuna kravatı taktı. Sonra babasının hediyesi olan kravat iğnesini almak için çekmecesine uzandı fakat kravattan sanki bir ‘tıs’ sesi duyuldu. Kravat, kendisine takılacak olan iğneyi istemiyordu. Güldü. Uyku düzenini işe başladığından beri oturtamamıştı. İş çıkışı üç dört saat uyur ardından gece geç saatlere kadar ayakta olurdu. İğneyi takmadı.
Bilgisayarını açtı. Çaycı duble çayını göndermişti. Çayını içerken haberleri okuyordu. Kravatta hareketlilik yoktu. Yapılması gereken evraklara uzandı. Kolaylarından birkaçını seçip bilgisayara kayıtlı hazır yazışmalardan birini açıp yazmaya başladı. Böyle bir iki saat geçti. Sonra çekmeceden sigarasını alıp dışarı çıktı.
Sigarasını içtikten sonra yukarı çıkarken bir odada hareketlilik gördü. Odaya yöneldiğinde herkes hararetli bir şekilde hastaneye kaldırılan memuru konuşuyordu. Söylediklerine göre elinde bir ısırık izi vardı. Memuru hastaneye götüren sağlık görevlileri bunun bir yılan ısırığı olduğunu düşündüklerini belirtmişti. ’Yılanın ne işi var bu şehirde?’ diye sordu kendi kendine. ‘Adam daha sabah geldiğinde sapasağlamdı. Hatta benim kravatımı bağlamıştı.’
Çalıştığı odasına girdi fakat sigaradan sonra ellerini yıkamadığını farketti. Yıllarca sigara içmesine rağmen kokusuna halen alışamamıştı. ‘Lavaboya gidiyorum’ dedi şefine.
Lavaboda elini yüzünü yıkadı. Aynada kendine bir baktı. Kravatı düzgün durmuyordu. Düzeltmek için elini kravatına götürdü fakat o an inanılmaz bir şey oldu. Kravatı boynuna doğru bir hamle yaparak onu ısırmaya çalıştı. Hemen kravatı tuttuğu gibi boynundan çözdü ve attı. Fakat yerde daha tehlikeli bir hal almıştı kravat. Adeta bir kobra olmuştu. Üstüne üstüne geliyordu. Kaçamadı. Köşeye kıstırılmıştı manyak bir kravat tarafından. Kravat bir iki hamle yaptı ısırmak için. Sonrasında bacağından ısırdı. Adam tam ısırılırken seri bir şekilde uzandı ve kravatı tuttu. O an elinden ve kolundan da ısırılmıştı. Kravat çıldırmıştı. Seri bir şekilde saldırıyordu. Kravatı tuttu ve hareketsiz kalana kadar birkaç kere duvara vurdu. Kravat hareketsiz kalmıştı fakat adamın gözleri kararmaya başlıyordu. Elinde cansız kravat, duvarın kenarında çöktü kaldı. Sallama çay ile başlayan günden saçma bir ölümden başka ne beklenebilirdi ki zaten?

15 Ocak 2013

Kişinin Kendisiyle Savaşı

"Keşişler" diyor Kierkegaard, "dünyanın tarihini anlatmayı hiçbir zaman bitiremediler, çünkü hep dünyanın yaratılmasıyla işe başladılar"..
Kişi kendi doğası ile sahici bir ilişkiye girdiği andan itibaren, yakından tanımaya çalıştığı varlığının, esasen tahmin edilenden daha uzakta ve derinlerde, tıpkı dünyanın başlangıcında olduğu gibi sabit bir nokta üzerine kurulu, hiç kımıldamayan ve sonu gelmeyecek meseleler üzerinde adeta bir savaşın ortasında yer aldığını görecektir. böyle gerilimli bir "savaş"ın öznesi olmak, daha en baştan varoluşun binbir türlü zahmetine işaret eder.
keşişler aşağı yukarı kendilerine özgü akıl yürütme içinde hep şöyle bir şeyden söz etmişlerdir: uçuruma sürüklenmek diye birşey yoktur. zaten insan hep uçurumun kıyısında yaşar. yalnızca küçük bir azınlık, nasıl bir uçurumda olduğunun ayırdındadır. ama çoğu kişi bu kaygan zemini görmez bile. onlar bu uçurumu dünya olarak adlandırırlar.
hangi açıdan bakılırsa bakılsın, yaşamın en temel meselelerini tekrar ve tekrar açığa sermek gerekir. bundan kaçınabilmek imkansızdır.her şeyin aşılmış göründüğü yerlerde bile bazen bir adım ilerlenmediği sık sık fark edilir. insan özgür olduğunu iddia etse bile, ruhun küçük despotlarına, şüphe ve kaygı uyandıran ruhun karamazoflarına karşı bütünüyle bir zafer kazandığını iddia edebilir mi? biteviye mutluluğun peşinden koşma, kendinden memnuniyetsizlik, nefret, boş gurur, hiç olmayacak hayallere kapılma ve melankoli.. insan yapısına dair birkaç ölümcül betimlemedir. bu durumda ayakta kalma adına telkin edilen her umut, gizli bir umutsuzluktan doğmuştur. benlikle yuvalanan yıkıcı eğilimler, geleceğin vaat ettiği tüm barışçıl sahneleri ve huzur dolu saatleri gölgelemiştir.
sıkıntı, bir zaman artığıdır, asla zamanın dolu dolu yaşanmışlığı yerine geçmez. her safhada iyilik ve kötülük rekabeti başlar ki, bu karşıtlık yaşamın her basit anını altüst etmeye yetecek güce veya güçsüzlüğe sahiptir. bize ait olan ama pek de farkında olmadığımız bir iyilik ve kötülük aurasında yaşarız hep. içimizden geçen herhangi bir iyi şey varsa bu mutlaka genel bir iyinin parçasıdır, eğer acıyı gereğinden fazla duyumsuyorsak işte orada biraz daha durup düşünmek gerekir.
kişi kendisini aramaya koyulduğundan beri, tanrı ile arasında sayısız gidiş ve gelişler yaşanmıştır. hangi duygular kişiyi pençesi altına almışsa, o ölçüde tanrının ve hatta tanrısızlığın anlamı değişmiştir.
karşılaşılan, sarsıcı, başdöndürücü bir metafizikler çokluğudur. sanat, yanılsamalar oyunuyla bu gerilimi aşmayı denemiştir. sanat aracılığıyla bize öğütlenen en basit kural, gerçek olarak adlandırılan şeyi hayalin bir parçası olarak görmek ve gerçekliğin acısını biraz daha unutabilmektir. böylelikle gözümüzün önünden akıp giden sayısız güzellik, doğanın güçlü ve canlı bir resmi olarak sunmuştur kendisini. tanımadığımız bir insan yüzü, bir daha geri gelmemek üzere gözümüzün önünden kayıp gitmektedir. görüntüler hızla yer değiştirmekte, isimler belli bir sonsuzluk türü altında geçici varlıklarını duyurabilmektedirler. bir daha karşılaşmamak üzere bakışların birbirine değdiği anda, hiçbir öz veya hakikat ilkesi, biçimlerin bu tutsak edici egemenliğinden kurtulamamaktadır.
dünya tarihinin düz bir anlatımı, nihayetinde sözü kuru bir gelişmeler yığınına bağlayacaktır. oysa bu ilerleme, durduk yere olmamış, kişinin kendisini aşma çabasından doğmuştur. kişi zayıf ve karanlık taraflarını, uygarlığın düzenli ve sert disipliniyle örtmüştür.
kişinin kendisiyle savaşı, elbette kişinin başlı başına kendisini inşa etme projesidir. bu proje, modern çağın, pratik yarar güden, kısa vadeli "kendin ol" seslenişine uymamaktadır. kişisel gelişim türünden gündelik, yüzeysel bir mantık ise asla kabul edilemez. bu mücadele düşünce tarihinde olduğu gibi, sürekli geriye doğru beslenen, karmaşık yollardan geçmektedir. dünyaya gelmiş olmanın verebileceği bir hayret ve şaşkınlık içerisinde, insanın kendisini hep aşması gerektiği varoluşun en anlamlı sorusu olarak, kişinin kendisiyle savaşını gündeme getirir.

22 Temmuz 2012

KISA BİR RAMAZAN DUASI



Bu ülkede anlayabildiğim, özleşebildiğim, sevebileceğim neredeyse hiçbir şey yok. Siyaset boka batmış. Dindar dediklerinin çoğu ya gizli ırkçı, ya birilerinin arkasından düşünmeden, fikirleri sorgulamadan koşan insanlar. Sol kesim ya gizli veya açıktan Kemalist, ya da terörle kol kola. Sağ konusuna hiç girmiyorum. Sağcılık ne yazık ki günümüzde sığcılık olmuş.(Kemalist yazınca inatla k’yi büyük harf yapan Word programı bile Kemalist. Bu k’yi de büyük yazdı ibnetor.) Üniversiteler fikir üretmekten vazgeçeli yıllar olmuş. (Fikir ürettiğine pek rastlamadık ama böyle yazınca sanki bir ara bir şeyler yapmışlar gibi oluyor, havalı duruyor.) Düşünen, bir şeyler talep eden, gösteri yapan öğrencilere köpek gibi saldırıyorlar. Medya gerçekleri saklamak konusunda görevini hakkıyla yerine getiriyor. İnsanlar okumuyor, düşünmüyor.   Çoğu genç olan bitenden habersiz. Aşka dair pek umut kalmamış. (Bu aşk konusu biraz öznel olabilir, inkar etmiyorum.)

Böyle bir toplumda yalnız kalmak aslında kötü bir şey olmayabilir. Ama yine de kendimi yalnız kalıyorum diye suçladığım oluyor. Sonra böyle bir toplumda yalnız kaldım diye üzüldüğüm için kendimi suçladığım oluyor. Kısacası kendimi mütemadiyen suçluyorum ve yalnızlıktan ötürü kafayı yiyorum. Rabbim aklımı korusun. Amin.

7 Haziran 2012

O Gece


‘bana bir bira’ diyerek, girdi içeri: ‘ellilik’.. tümdikkatim dağıldı, dağıldım.
adam, gereksiz: buraya, dünya’ya.. gereksiz olduğundan, bağırıyor: esâsen, var olmadığından bağırıyor. her şeyin farkında. bunu, en derin’inde hissediyor, o yüzden bağırıyor.
ben, susuyorum. suskunluk, an’a dair değil: genel bir susuş var. ben, sessizim: yıllar oluyor.
sessiz yıllar geçiriyorum.
yalnızım.
*
aradı geçenlerde, bir gece için sözleştik, buluştuk: arayan, o’ydu: bana bir haber vermeye geldi: bildiğim bir haber: iyi bir haber.
onun için, iyi: onun için iyiyse, benim için de, iyi olmalı, olur: buna iknâ olurum; yıllar önce buna, zaten iknâ oldum..
*
gece, buluştuk. yağmur da var.. hava öyle puslu ki, iyi bir şey düşünemem.
gözlerinde umut var, parlıyor. saçlarını, istediğim gibi toplamış: yarım: öyle diyor, kızlar. tanıştığımızda söylemiştim, bunu sevdiğimi: aklında kalmış, demek. tanıştığımızda ne söylediyse bana, aklımda: bugün söylemiş gibi, şu an gibi.
şimdi, yine karşımda: eskisi kadar güzel.
tek omzundan hafifçe sıyrılan bir elbise: yakası, biraz açık. beyaz. o’nu düşünürken, hep o elbise var üzerinde. elbiseyle aynı renkte, bazen de aynıdesende bir bant, saçında: kusur yok..
*
yaşamaya devam ettim, o yokken de: yedim, içtim, okudum, gezdim,eğlendim ve saire.
kafka’nın söylediği, gerçek oluyordu fakat, o’nsuzken: “bir hedef mevcut ama oraya götüren hiçbir yol yok..”
*
ben de, bağırmalıyım belki de, dedim: farkında olmayı bir kenara bırakıp, bağırmalıyım.. yoksa, kim bilecek, ne yıllar geçirdiğimi..
ne sessiz yıllar geçirdim, ben.
hayâller vardı, beraberken: ‘birlikte’ öğrenecektik, ‘klâsik’ dinlemeyi, âdâbını.. birlikte öğrenecektik, yaşamayı. ve birlikte yaşayacak, ölecektik. hayâller bunlardı, beraberken: hayâl vardı..
*
bazen, oluyor sandım. olmadı. o’nsuz olmayacağını bildiğimden de, olamadı.“bilmek, lanetlenmektir” dedi, adorno. bilmek, fark etmek..
bana en çok zararı, farkında olmak verdi.
hissettiklerimin süreceğini bildiğimden, olmayacağından da emindim. olmasını istemedim, hissettiklerimin sürmesini istiyordum.. aşk’ın paradoksu değil, kendisi bu, olsa gerek.
*
gözleri kara, kapkara: bir günah gibi, bir günah kadar kara.
işte o gece, bir günah’a gider gibi giderdim, gözümü kırpmadan. kendimi biliyorum, yapardım: eğer, o gece, eğer, o yağmurda, tek söz söyleseydi bana, onunla, ölüm’e giderdim..

4 Haziran 2012

Çeto-Burcu DİKMEN

Evvelâ bu blogu yakından takip eden genç çifte (ben de yaşlı sayılmam ama böyle demek adettendir) ömür boyu “tamamlanmışlık hissi” diliyorum. Hayatta en önemlisi odur çünkü. Mutluluk ya da huzur gelip geçicidir; eğer ki birisi seni “tamamlıyor” ise, olmuştur. Birinin dağıttığını öbürü toplayacak, birinin çocuklara anlattığını öteki yalanlayacak… Çocuklar annelerinden çok korkarken, babalarına sığınacak; babalarının şu huyunu beğenmezken, annelerine hayran hayran bakacaklar. Bu roller o kadar sık değişecek ki; vals yaparken eşlerin sımsıkı sarılıp sürekli dönmeleri gibi estetik hareketler ortaya çıkacak.
Aslında düğünden önce size şunu söyleyecektim, yazarken söylemesi daha kolay, "Allah sabır versin her ikinize de.."Çünkü sabrı geniş olan insan, zamanla her şeye alışabiliyor. Hemen parlamadıkça, kendine dönüp sorgulamayı becerebiliyor. İletişim kurabiliyor; ki en önemsediğim şeydir iki kişinin “aşk”laşmasında. Aynı dili konuşmak, derim genelde.
Fazla uzatmaya lüzum yok; genç çifte (halbuki ikisi de benden yaşça büyük) mutluluklar.